Komplo Teorileri Kısım 1
Cumartesi
Penceremden dışarı astım güneşi
Beyaz bir bulutun ucunda masmavi bir boşlukta sallansın diye
Uzak ülkelere doğru yol alırken
Yarın yine gelecek ne de olsa
Ama başka acılar ve tatlar olacak döndüğünde
Başka suratlar, başka aşklar tanıyacak ağırlığınca
Acılar ve suratlardan kaldırdım kafamı
Bugün ne diye sordum masamın başında
"Bugün cumartesi!" diye seslendi, dünyanın öbür ucundaki
Bir bulut üstünden geçerken
Cumartesi Akdenizdir bana göre
Kime sorsan mahallede, aynı şeyi söyler hemen hepsi
İktidarın düşmeyeceğinden daha çok inanırlar önümüzdeki seçimlerde
Saat 13:42 den biraz sonra
Huş ağaçlarının arasında, mersin yaprakları çiğnerken buldum kendimi
Bir çok kadın geçti kapımın önünden
Bir çok da erkek muhtemelen, ya da birlikte
Bir ağaca çıktım, bir tepeye tırmandım Boğaziçi'nden
Kayan çakıllar ayaklarımın altında
Bir çocuk sevdim, bir de soğuk bira
Ağustos İstanbul'unun panzehiri
Emekçiler ve memurlar fethetti şehri birdenbire
Haftaiçleri görünmez kahramanlar,
Gözleri ve kimlikleri olmayanlar
Gazete ve televizyonlara da hiç çıkamayacaklar
Nasıl çıksınlar,
Zincirlerinden haftanın bir günü kurtulanlar
Orduların geçişinden sonra ayaklarım devam etti adımlamaya
Aklım bir başka Anadolu'da
Arı kuşları, kırlangıçlar, budağ tarlaları ve ikindi sofraları kralların yolunda
Köşeyi dönünce, bizim mahalle, bizim sokak
Yaz akşamlarının tanıdık sesi
Balkon ve pencerelerden,
Dışarıya konuşan çatallar ve kaşıkların tabak ve masaya teması
Çın çın çın, şın şın şın!
Akşamüstleri! Hemen eleverirler bizim mahalleyi
Bir bira daha hava kararmadan
Sırasıyla bir kahve, gülümseme, duvar saati, vapur sireni uzaktan, martının sesi
Ki bir kitapcıdır Bakırköy'de ve denizin habercisi
Saat 21:46
Cumartesi,
Sabaha kadar özgürlük,
Masabaşında ve kapı arkasında bir mutluluk
Nerede bulsam dört mevsim güneşli.
Gezi Olayları Çerçevesinde Kente Dair Bir Kaç Cümle
David Harvey
Dışsalı Biter İçseli Başlar!
Bu Yeni Dili Kavramak Hiç de Kolay Değil!
"Biz burada ölümün yarenliğindeyiz. Yeni gelenleri damgalıyorlar, herkesin bir numarası var. O andan itibaren kendinizi kaybetmiş, terk etmiş oluyorsunuz ve salt bir numaraya dönüşüyorsunuz. Artık eskisi gibi değilsiniz, sadece bir yerden diğerine gidebilen bir numarasınız o kadar... Yeni mezarlarımıza yaklaşıyoruz adım adım... Bu ölüm kampında demirden bir disiplin hüküm sürmekte... Beyinlerimiz sersemlemiş durumda ve düşüncelerimiz de numaralandırılıyor; bu yeni dili kavramak hiç de kolay değil..."
Toplama kampından sağ kurtulan bir Musevinin notları.
Boyalı Kuş - Jerzy Kosinski.
Marx'ın Gözünden Mitoloji
Proudhon, Marx, Picasso: Essays on Marxist Aesthetics, 1981
EKSİK ÜLKELER ATLASI
Sayfaları kopmuş ülkeler atlası
Yer yer savaşlar
Cengiz istilaları
Yeni Dünya'da yedigöller
Mavi buzullar baştan aşağı
Az beride güzel kızlar
Seksen günde bir dönence
Özgür atlar diyarı
Devrimin ikinci, bilemedin üçüncü gününde
Diğeri Kapadokya
Solur dizimin dibinde
(Bir Darwin bir de beyaz adam. Sahi bilen var mı neyin peşinde?)
İlk insanın adımları
Kara kıtanın sağ gözünde
Tüm bunlar, olsa olsa
Baştan aşağı bir dönence
Şiiri sorarsan eğer
8848
İlkin Everest'te.
Edip Cansever
Belki en sevdiğim şiiri değil ama kendine ait bulabildiğim tek ses kaydı.
Tamamlanmamış Bir Düzyazı Şiiri'nden
...Böyle,
Nerede bir sakinlik varsa kadınlı erkekli
Sonsuza dek süremiyor
Günün hiç bir vakti.
No Clear Mind - Static
"YAŞAM DÖNÜŞÜMDÜR"
Uzun vakitler önce klavyemden çıkan ve insanın moderniteyle birlikte var olan problemlerinden biri olan yorgunluğunun, kimi şeylerin önüne geçtiğinin apaçık ortada olduğu, "Yoruldum Patron" adındaki girdiyi yanlışlamaya çalışan, uzun soluklu bir cümledir bu, yazıya başlamaya çalıştığım.
Gece gündüz eşitleneli beş gün oldu. Gece gündüzün eşitlenmesi Dünya'nın adaletidir masaya serilmiş bir haritada. Geride bırakılan ve gidilen şehir arasındaki orta noktadır. Geride bıraktığın şehir, hatıralarındır, gittiğin şehirse düşlerin. "Aşkı anılar besliyor, düşler kadar" satırlarını da nice sevmem bundandır. Gideceklerim kadar, yaşadığım şehirleri sevmem bundandır. Orada attığın adımlardır, otobüsün camına yarı uykulu yüzünü yaslamandır, saniyelerce baktığın güzel çirkin kızlar, kadınlardır ve daha az saniyelerce baktığın yakışıklı çirkin erkeklerdir. Kavgalardır, öpüşlerdir, parklardaki çocuk gülüşleridir, pazar günleri nadir duyulan bir arabanın sabah kornasıdır, güvercin curnatasıdır. Düşler de düşlerdir.
Sonra anılar ve düşler bir Dünya'dır, bir gün dönümüdür akşam serininde, yağmurda, öğle sıcağında. Zeytin siyahsa eğer menekşe mordur dönüşümü, yeşilse açık yeşile çalışıdır. Bilmelidir ki her şey, onların vakitleri gelmiştir, bir hayatın başka bir hayat olma zamanıdır. Ve sevinir bu duruma, kadim bir ağacın dallarında olsa da, gölgesinde uyuyan bir gövdenin huzuru gibi. Uykuya dalmak bir gün dönümüdür, rengin değişmesi bir gün dönümüdür, bir çiçeğin solması ve yeniden olması ve yeniden solması da gün dönümüdür. Ne olursa olsun bir hüznün ardından gülümsemektir sevdiğine, ertelenmemesi gereken bir mücadele biçimidir en renkli ve en renksiz sözlerle, melodilerle. Demem o ki; "Yaşam dönüşümdür".
"Adımı unutup
Bir kaya gibi sert ve görkemli kalmayı bileyim
Elbette umutsuzluğa düşerim bazan
Elbette umutluyum her zaman
Neden yazılır bir şiir
Neden okunur bunca yazı
Çünkü nasıl aşılabilir başkaca
İnsanın karmaşıklığı"
dizelerini sevmem de belki aynı sebeptendir. Hüda-i Nabit'tir bir nevi. Ya Ben? Ben de Hüda-i Nabit'imdir bence. Nasıl ki sen de öyleysen. Olanca sessiz, olanca bakışsız yürünen bir yol sonrası kurulan ilk cümle gibi hem, bir o kadar da öyle değil. Çünkü o cümle bir savaşın ve bir sevişmenin habercisidir.
Bir o kadar şiirden bozma, bir o kadar da şiire eğimli bu yazı da, mevsimi gelmiş bir toprağın, bir ekinin harman olup sonsuza uzanmasıdır. Kaya gibi sert ve görkemlice kurulmuş bir cümlenin de gövde gösterisinden, noktaya varamadan mağlup çıkmasıdır, ama en çok da galip çıkmasıdır.
Öldür Uykumu
O renklerden de beşiktonoz bir bizkuşağı yapacağız çünkü vakitli vakitsiz
Uyandım ben çoktan,
Ama belli mi olur bana,
Sen yine de öldür uykumu
Tut çıkar geceden bizi.
Şapkadan
Lift Your Skinny Fists Like Antennas to Heaven

http://vimeo.com/2662600
Ayağa kalkın ve zayıf yumruklarınızı antenler gibi gökyüzüne kaldırın ! Çünkü hala yaşıyorsunuz.
Birçok Şey Birçok Şeyi Bölüyor
Yaseminleri kızıla çeviren bakır kızılı bir göğün altında
Ufku bölüyor belli belirsiz
Kalenin burcu nasıl güneşi bölüyorsa ikiye
İlk sessizliğini de açılan ilk dükkanın kepenkleri bölüyor sabahın
Kimsecikler var henüz o vakit,
Tek tük bir çok köşe başında
Ve yeşile çalan mavilikte bir tasarım denizde
Ayaklarla buluştuğu yere doğru,
Kıyıya ulaşmak için sırasını bekliyor dalgalar
Bir liman halbuki
Belki bir mendirek, belki bir iskele
Tahta bile olsa kafi !
Dalgaları bekleyen herhangi bir şey üzerinde izleyenleriyle
Deviriyorlar sabahı bir şekilde
Soğuk iklimlerin masabaşı çalışanları tavrıyla
Sabahı da saatler bölüyor,
Saatleri dakikalar
Hepsini bölüp geçen an bir de
Her biri bir kavrayış, anlayış
Çoğu zaman ifadesiz.
Bir Serinlik Gökyüzünde
Bir serinlik gökyüzünde belli belirsiz
Güvercinlerin gelişlerine sevinen
Kırmızıya dargın ve maviye hasret bir serinlik
Sonra uçaklardır pencereden görünenler
Mavilerin içinde beyaz bulutlarla
Uçaklar,
Uçaklar da maviye hasret sonra
İçindekiler ne kadar hasretse beyaza
Ve bulutlar,
Bulutlar uzanmış yatıyorlar mavi çarşafa
Ki çarşaf da beyazdan daha sonsuz
Bir çoğu mağrur bulutların, bir çoğu sessiz
Meraklı iki çift göz bekliyorlar öylece
Güvercinden olmayan
Yolculuklar Severim
İlk gözgöze gelişimizle başlayan zamanda
Uzun ve senli düşünceler olan yolculuklar
Sonra yalnız bu mu ?
Avuçlarımda avuçların
Dudaklarımda öpüşlerini de bir o kadar
Hatırlarım elini ilk tutuşumu
Ve sonra ellerin ellerimde beklemelerimizi Kadıköy Vapurunu
Gözlerinde nefes alıp verişlerim
Omuzlarında sayısız dokunuş
En son bir Eylül gecesi olduğunu yazarım küçük bir boşluğa
Belli belirsiz
Eylül'ü ne çok sevdiğimi hatırlayarak.
Anladım
BÜYÜK ANADOLU YÜRÜYÜŞÜ

Biz, Anadolu insanları Nisan 2011’de köylerimiz, kasabalarımız ve şehirlerimizden çıkarak Ankara’ya yürümeye karar verdik.
Çünkü binlerce yıldır insan uygarlığının beşiği olan Anadolu, bugün eşi görülmemiş bir yıkımla karşı karşıya.Ancak dünya, bu büyük yıkımın farkında değil.
Son on yıl içinde tüm sularımız enerji şirketlerinin eline geçti. Üzerlerine binlerce HES ve baraj kuruluyor. Dağlarımız maden şirketleri tarafından parsellendi, delik deşik ediliyor. Yaşamımız, nükleer ve termik santrallerle tehlike altında. Feryadımızı duyan yok. Binlerce yıldır ekip biçtiğimiz tohumlar, yok olmaya başladı. Ormanlarımız, parça parça kesiliyor.
Bu yıkım sonucunda, tüm insanlığın ortak mirası, dünyanın en eski yerleşim yerleri sular altında kalıyor. Sayısız hayvan ve bitki türünün nesli tükeniyor.
İnsanımız, doğduğu bereketli topraklarda artık doyamıyor. Köyünü, ata toprağını terk ediyor. Binlerce insan şehirlere göç ediyor ve kadim Anadolu kültürleri birer birer yok oluyor. Hızla kalabalıklaşan şehirlerimizde yaşamak her geçen gün daha da zorlaşıyor, maddi ve manevi bedeli artıyor.
Yalnızca bir avuç insanın menfaatini gözeten bu düzen, doğayı, insanları ve kültürümüzü hiçe sayarak Anadolu’nun dört bir yanını işgal etmeye devam ediyor.
Bu toprakları yönetenler, bu yıkıma karşı çıkanların çığlığına kulak tıkıyor ve yıkımı daha da çoğaltıyor. Anlıyoruz ki, onların gözünde artık köklerimizin hiçbir değeri yok.
Bu nedenle biz, Anadolu insanları, Anadolu’yu yaşatmak için kendi halk irademizi kullanmaya karar verdik. Birleşiyoruz!
Biliyoruz ki, her şeyimizi kaybettiğimizde, çalışıp yeniden ayağa kalkabiliriz. Ancak doğamızı kaybettiğimizde asla!
Vicdan sahibi herkesle buluşarak yedi ayrı koldan, 40 gün 40 gece Anadolu’yu arşınlıyoruz ve nehirler gibi akarak Ankara’ya yürüyoruz. Geçmişe olan saygımız ve çocuklarımızın geleceği için, doğanın hakları ve yaşam hakkımız için yürüyoruz.
Suyumuzu, doğamızı, köklerimizi ve Anadolu’yu geri alana kadar, dönmüyoruz.
Hiçbir dil, din, ırk ve siyasi görüş ayrımı gözetmeden, tüm Anadolu insanlarını ve dünya insanlığını bu yürüyüşe katılmaya davet ediyoruz.





